Avrupa Komisyonu Başkanı, Hristiyan Demokrat Birliği Partisi üyesi Ursula von der Leyen ile Alman Yeşiller Partisi üyesi Claudia Roth, Türkiye’ye ve daha geniş olarak Avrupa’nın kendi kimliğine dair iki farklı siyasi dili temsil ediyor. Von der Leyen, bugün Avrupa Birliği’nin kurumsal merkezini ve onun güvenlikçi, mesafeli hatta kolonileştirme-meraklısı sayılabilecek reflekslerini yansıtan bir çizgide duruyor. Roth ise yıllar önce yaptığı bir konuşmada, Türkiye-Avrupa ilişkisini, kahve-süt benzetmesiyle başka bir yerden düşünmeye çağıran daha açık, daha dönüştürücü bir yaklaşım tarif etmişti. Bugün bu iki yaklaşım arasındaki fark, Avrupa’nın kendisini nasıl kurduğuna dair daha temel bir ayrımı anlatıyor.

Claudia Roth’un kullandığı benzetme bu ayrımı sade ama güçlü biçimde anlatıyordu. Roth, Türkiye’nin Avrupa’da çaydaki şeker gibi düşünülmesini eleştiriyordu: görünmesin, erisin, ortada olmasın, ama sisteme biraz tat katsın. Buna karşılık savunduğu şey kahvedeki süt benzetmesiydi. Süt, kahveye dışarıdan küçük bir katkı yapmaz, içine karışır, rengini değiştirir, tadını dönüştürür ve ortaya yeni bir bütün çıkarır. İlkinde Türkiye faydalı ama görünmez bir unsur olarak düşünülürken. İkincisinde ise Türkiye, Avrupa’yı da dönüştüren, kendi de dönüşen eşit ve kurucu bir ortak olarak düşünülür.
Ursula von der Leyen’in Türkiye’yi olumsuz bir bağlamda Rusya ve Çin’le birlikte anması, bu iki yaklaşım arasındaki farkı görünür kılıyor. Burada mesele yalnızca kötü seçilmiş bir cümle ya da diplomatik bir dikkatsizliğin ötesinde, Avrupa’nın Türkiye’ye hangi siyasal gözle baktığını ve kendini nasıl tanımladığını açığa vuran bir refleksle karşı karşıya olmamız. Türkiye, tam üyelik başvurusu olan bir aday üye olarak görülmek yerine, Avrupa’nın gerektiğinde işbirliği yaptığı ama asla içeri almadığı bir çevre aktörü gibi kuruluyor.
Bu yaklaşımı hepimiz tanıyoruz. Avrupa Birliği, Türkiye ile ilişkilerinde uzun zamandır iki ayrı dili aynı anda kullanıyor. Bir yanda güvenlik, göç, ticaret, enerji ve bölgesel istikrar gibi alanlarda Türkiye’ye ihtiyaç duyan araçsal bir yaklaşım var. Diğer yanda ise ortak geleceği, eşit siyasal aidiyeti ve kurucu ortaklığı sürekli erteleyen bir siyasi dil. Böylece Türkiye ile ilişki, gerçek bir ortaklık olarak görülmek yerine, ihtiyaç duyulduğunda devreye giren bir fayda hesabına dayanıyor. Yakınlık isteniyor ama tam eşitlik istenmiyor. Katkı bekleniyor ama kurucu rol paylaşılmıyor. Kapıda beklesin, kendisinden isteneni yapsın, çok da baş ağrıtmasın, takdir edilenle yetinsin.
Türkiye dışında, Avrupa’nın üyelik ve entegrasyon perspektifi içinde tuttuğu diğer ülkelere yönelik bakışında da benzer bir sorun yok mu? Bu ülkeler de bu bakışta kendi tarihsel ve siyasal ağırlıklarıyla eşit ortaklar olarak görülmüyor, merkezin koyduğu normlara ne ölçüde uyduklarına göre değerlendirilen çevre alanlar olarak ele alınıyor. İlk bakışta açık ve kapsayıcı görünen bu dil, gerçekte hiyerarşik bir bağımlılık rejimi kuruyor. Merkez konuşuyor, çevre uyum göstermeye çağrılıyor.
Tam da burada kolonyal bakışın izleri beliriyor. Çünkü burada sorun dışlayıcı bir dil kullanmanın dışında, kucaklayıcı olması gereken dahil etme anlayışının biçimi de sorunlu. Avrupa kendisini değişime açık bir ortaklık, kardeşlik, işbirliği alanı olmak yerine, başkalarının içine girebilmek için kendisine benzemesi gereken sabit bir merkez olarak kuruyor. Dışarıdakini tümüyle reddetmiyor, ama onu değerler temelinde değil, bit ucu adeta ırkçılığa varan kendi kimlik tarifine göre, dönüştürmek, disipline etmek ve sınırlarını çizmek istiyor. Kendisi ise dönüşmesi gereken bir özne olarak ortaya çıkmıyor. Bu, klasik kolonyal hiyerarşinin güncellenmiş biçimidir.
Türkiye söz konusu olduğunda bu tavır daha da görünür hale geliyor. Avrupa’da milyonlarca Türk vatandaşı ve Türkiye kökenli insan yaşarken, Türkiye’yi hâlâ Avrupa’ya dışarıdan etki eden ama Avrupa’nın parçası sayılmayan bir unsur gibi konuşmak sadece diplomatik bir tercih sayamayız. Bu, toplumsal gerçeklikle de çelişen bir siyasal dil olarak görülmeli. Üstelik aşırı sağın Avrupa’da güç kazandığı bir dönemde, bu tür ifadeler zaten mücadele edilmesi gereken önyargıları zayıflatmaz, tersine onları besler. Türkiye’yi eşitlik temelinde bir muhatap olarak almak yerine, yönetilmesi gereken bir dış unsur gibi gören dil, yalnızca Ankara’ya değil, Avrupa’daki Türkiye kökenli vatandaşlarına, hatta büyük Avrupa şehirlerinin çeperlerinde bu kendince makbul kimlik tanımının dışına düşen tüm vatandaşlarına da mesafe koyan bir zihniyeti ele verir.
Bu açmazın daha derin bir tarihsel arka planı da var. Avrupa, modern siyasal kimliğini yalnızca kendi içindeki ortak değerler üzerinden kurmadı, aynı zamanda kendi ötekileri üzerinden de kurdu. Bu tarihsel çerçevede Türk ve Rus figürleri, uzun süre Avrupa’nın kendisini tanımlarken dışarıda bıraktığı, mesafe koyduğu ve çoğu zaman tehdit olarak kodladığı başlıca özneler arasında yer aldı. Avrupa, kendisini sadece ne olduğu üzerinden değil, ne olmadığı üzerinden de anlattı. Bu yüzden Türkiye’nin Avrupa’daki belli siyasi figürlerin söyleminde hâlâ sınır çizici figürler olarak belirmesi beklenir bir durum. Ancak tam da bu nedenle, bu anlayışın artık aşılması gerekir. Avrupa, 21. yüzyılda hâlâ kendisini dışlayıcı karşıtlıklar üzerinden kurmaya devam ederse, kendi çoğulculuk ve demokrasi iddiasını da zayıflatır, kendi toplumundaki içsel farklılıkları da barış içinde yönetemez.
Bu yüzden mesele von der Leyen’in cümlenin gerisindeki Avrupa tahayyülüdür. Avrupa kendisini başkalarını dönüştüren ama kendisi dönüşmeyen, hiyerarşik, dışlayıcı, üstünlük peşinde bir merkez olarak mı kuracak, yoksa karşılıklı değişimi kabul eden çoğul bir siyasal birlik olarak mı yeniden düşünecek? Roth’un kahve-süt Avrupası ile von der Leyen’in sınır çizen ve kendisine benzemeyen herkese hükmetme meraklısı Avrupası arasındaki fark burada yatıyor. Kendi geleceğini daha barışçı, refah içinde ve zengin kılmak için Avrupa bir tercih yapmalı. Elbette Türkiye’nin bugüne kadar yaptıkları ve ihmal ettikleriyle, bugün karşısındaki tercihler ise bambaşka bir yazının konusu.
One response
Roth ve VDL’nin yaklaşımları Avrupa’da Türkiye’ye karşı yaygın olan iki temel yaklaşımı yansıtıyor aslında. Bir tarafta Türkiye’nin üyeliğine kategorik olarak karşı çıkanlar, diğer yandan Türkiye’nin üyelik için belirlenen koşulları yerine getirmesi durumunda diğer aday ülkeler gibi AB’ye dahil olabileceğini savunarak konuya daha ilkesel yaklaşanlar var. Türkiye’de birinci grubun sesi daha çok yankı buluyor ne yazık ki. Yazıda da belirttiğiniz gibi Türkiye’nin üyeliğinin AB’ye birçok açıdan ama özellikle Avrupa’nın toplumsal barışını güçlendirmesi konusunda ciddi katkısı olacağına inanıyorum. Ama VDL ve benzerlerinin tezlerini geçersiz kılmak için Türkiye’nin “kulübe giriş” koşullarını yerine getirmesi ve demokratik reformları hızla hayata geçirmesi gerekiyor. Aksi takdirde AB ile ilişkimiz uzun bir nişanlılıktan sonra evlilikle sonuçlanmayan ve iş ortaklığına evrilen bir yapıya dönüşecek.