Sanayiciyi yolundan çıkaran, girişimciyi nefessiz bırakan bugünkü rant düzenini yalnızca son 70 yıldaki nüfus hareketleriyle ve son 40 yılın inşaat siyasetiyle, ya da hükümetlerin kısa vadeli tercihleriyle açıklamak yetersiz olur. Bu uygulamalar elbette meselenin önemli parçaları, ama tamamı değil. Türkiye’de üretim merkezli, rekabetin disipline ettiği, hukukun koruması altında ve uzun vadeli yatırım ufkuna dayanan bir ekonomik düzenin bir türlü tam olarak yerleşememesi sorunun temeli. Başka bir ifadeyle, bugünkü rantın temelinde, memleketteki üretim ilişkilerinin veya ekonominin değer üretme modelinin bir türlü değişmemesi yatıyor. Ama aynen böyle devam etmek de sürdürülebilir değil. Rant yelkenini bu ölçekte şişirmenin fiziki sınırlarına ulaşmış olabiliriz.

Eksik kalan dönüşüm
Sanayi devrimiyle birlikte günümüzün gelişmiş batı ülkeleri, kabaca 1760’lardan 1830’lara uzanan ilk büyük dönüşümü takiben, 19. yüzyıl boyunca tarım ve zanaat ağırlıklı düzenden büyük ölçekli sanayiye, fabrikaya, makineleşmeye ve verimlilik artışına dayalı başka bir ekonomik yapıya geçti. Bizim buralarda ise bu yeni mantığa uyum arayışı özellikle 1839-1876 arasındaki Tanzimat döneminde görünür hale geldi. Ama tahsis, himaye, vergi toplama, devletle yakınlık ve ayrıcalıklı erişim üzerine kurulu eski ekonomik ilişkiler büyük ölçüde çözülmeden ve yerini yeni üretim ilişkilerine bırakmadan, sadece biçim değiştirerek yapısını büyük oranda sürdürdü.
Çünkü üretim merkezli modern ekonomi yalnızca fabrika kurmakla oluşmadı. Aynen şimdilerde sadece startup kurmakla yeni ekonominin oluşmaması gibi. Çünkü bu dönemlerde zenginleşen kişilerin servetlerini nasıl kazandığını, nasıl risk aldığını, yatırım kararlarının neye göre verdiğini ve devletle nasıl ilişki kurulduğu büyük oranda aynı kaldı. Başarı, tahsis ve yakınlıktan verimliliğe, teknolojiye, ölçeğe ve rekabete kaydıkça bir yenileşmeden bahsedebiliriz.
Güçsüz kalan modern kurumlar
Türkiye’nin tarihindeki eksik kalan değişim tam burada düğümleniyor. Modern kurumlar kuruldu, sanayi gelişti, özel sektör büyüdü; ama bunları taşıyacak davranış düzeni tam yerleşmedi. Sanayi vardı, ama sanayi disiplini toplumsal ölçekte kök salmadı. Özel sektör büyüdü, ama üretken rekabet ekonomik hayatın tartışmasız merkezi haline gelemedi. Büyüyen özel sektör, kendini çeşitli resmi veya gayrıresmi yollarla vareden politik elit ve devletten bu yeni üretim ilişkilerine daha uygun bir düzen talep edemedi.
Elbette “hiçbir şey yapılmadı” demiyorum. 1930’larda devlet öncülüğünde sanayileşme hız kazandı. 1960-1980 arasında planlamacı ve ithal ikameci sanayi düzeni ağırlık kazandı. 24 Ocak 1980 kararları ve sonrasındaki dönemde dışa açılma ve piyasa eksenli dönüşüm hızlandı. 2001 krizinin ardından yeni bir reform ve yeniden yapılandırma dalgası geldi. Ancak bu dönemlerin her biri, sosyolojik ve ekonomik bir devamlılıkla, her zaman daha eski alışkanlıklarla iç içe geçerek varoldu. Üretim artsa da tahsis mantığı kaybolmadı. Rekabet genişlese de yakınlık ilişkileri merkezde kalmaya devam etti. Yeni sektörler bile çoğu zaman eski tür güvence, koruma ve ilişki ağları içinde işlemeye başladı. Bu yüzden modernleşme evrimle ilerlese de, eski ilişkilerden tam bir kopuş üretecek bir dönüşüm üretmedi.
Eski üretim ilişkilerinin ataleti
Bu tabloyu anlamak için eski üretim ilişkilerinin ataletinden de söz etmek gerekir. Buradaki atalet, geçmişin aynen sürmesi demek değil. Daha çok, geçmişe ait bazı ilişki biçimlerinin yeni ekonomik yapı içinde yeni biçimlerle yaşamaya devam etmesini kastediyorum. Osmanlı tarafında Tanzimat sonrasındaki mali dönüşümün sert eşikleri 1854’te ilk dış borçlanma, 1875’te borç krizi ve 1881’de Düyun-u Umumiye’nin kurulması gibi tarihler yalnızca mali bağımlılığı değil, devlet ile kaynak tahsisi arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü kaldığını da gösteriyor. Bugün de benzer mantık imar, ihale, koruma, teşvik, af, bağlantı ve düzenleyici esneklik ile varlığını sürdürüyor. Araçlar değişiyor ama devlet babanın kaynak dağıtıcı işleyiş mantığı varlığını sürdürüyor.
Bu sınır firmalar açısından verimlilik, teknoloji ve ölçek üzerinden yükselmek yerine, devlet koruması, teşviki, zayıf kurumsal disiplin ve devletle kurulan özel ilişkiler içinde yol alma şeklinde kendisini gösteriyor. Bu durum çoğu zaman tek tek aktörlerin niyetinden çok, sistemin sunduğu rasyonellikle ilgili. Üretken atılımın getirisi düşük, belirsiz ve uzun vadeli. Oysa devlet ile kurulacak bir ilişkiden elde edilecek kaynak tahsisi kanallarının getirisi ise daha hızlı, daha öngörülebilir ve genellikle daha yüksek. Böyle bir düzende sanayicinin davranışı da modern üretim kapitalizmine göre değil, melez ve hiyerarşi gözeten bir akla göre şekillenir.
Yeni ekonomi de eski mantığa çekiliyor
Girişimci için de sorun benzer bir biçimde ortaya çıkıyor. Normalde startup dünyasının ürün, inovasyon, hız, deney ve küresel rekabet mantığıyla işlemesi beklenir. Ama genel ekonomik düzen rekabet yerine ilişkiyle, üretim yerine yakınlıkla, sabırlı yatırım yerine erken kazanç ve sermaye kontrolü arzusuyla işliyorsa, girişimci de bu zemine çekiliyor. Böylece startup alanı bile yeni bir ekonomik mantığın taşıyıcısı haline gelemiyor. Ürün geliştiren, teknoloji üreten, ihracat yapan kurucu; aynı zamanda güvence isteyen yatırımcıyla, ilişki temelli pazar yapısıyla ve kurumsal güvensizlikle uğraşmak zorunda kalıyor. Eski üretim ilişkilerinin ataleti yeni davranış kalıpları göstermesi beklenen ekonomik aktörlerde de işliyor. Yeni olan, eski mantığın içine çekiliyor.
Bu yüzden Türkiye’nin bir türlü tam sanayileşememesi ile şimdilerde girişimciliğin rant ikliminde boğulması iki ayrı hikâye değil. Bunlar aslında aynı tarihsel meselenin iki farklı görünümü. Birinde fabrika, diğerinde startup var. Birinde makine, diğerinde yazılım var. Ama ikisinin de önünde de üretim ve rekabet merkezli ekonomik aklın tam olarak egemen hale gelememesi kocaman bir engel olarak duruyor. Devlet kaynaklı rant üretimi ve kaynak paylaşımı mantığı, modernleşmenin her aşamasında kendine yeniden yer açıyor. Sonuçta ne eski düzen bütünüyle sürüyor ne de yeni düzen tam kuruluyor. Arada, melez, kırılgan ve eski ilişkilerin gücüyle sık sık rant lehine kayan bir sosyoekonomik yapı oluşuyor.
Bu çerçevede bugünkü rant düzeni sonradan ortaya çıkmış istisnai bir sapma değil. Bu düzen temelleri çok daha eskilere dayanan bir tarihsel sürekliliğin bugünkü biçimi. Elbette inşaat siyaseti, kamu kaynaklarının kullanım tarzı, af rejimleri, nüfus hareketleri ve kısa vadeli büyüme tercihleri bu yapıyı daha da büyütüyor. Ama bu politikalar rant zeminini sıfırdan kurmadı. Zaten var olan daha derin bir durumun, yaşanan tüm ekonomik ve teknolojik gelişmelere rağmen varlığını sürdürmesine hatta büyüyüp serpilmesine sebep oldu. Bu yüzden bugünü yalnızca bugünün politikasıyla açıklamak yeterli değil. Başımızdaki bu dokuz başlı rant ekonomisi ejderhası meselesini, Türkiye’nin daha uzun vadeli bir modernleşme süreci içinde okumak gerek.
Rant düzeninin sınırına geldik
Bugün ise yeni bir evreye giriyoruz. Bu düzeni uzun süre taşıyan bazı maddi dayanaklar zayıflıyor. Kent rantlarını besleyen büyük kırsal göç dalgaları eski gücünde değil. Yabancıya konut satışı ya da göç üzerinden sürdürülen rant imkanlarının da sınırı var. Öte yandan krizle baş etmeye çalışan hazine, yıllarca alışıldığı gibi sürekli af ve yapılandırma sinyali veremiyor. Tahsilat refleksi sertleşiyor. Yüksek faiz ortamında nakit bulmakta zorlanan işletmeler, tahsil edemedikleri alacakların vergisini ödemek baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Devletin uzun süre verdiği “bekle, sonra yapılandırılır” sinyalinin yerini aniden banka hesaplarına ve müşteri alacaklarına otomatik haciz koyan sert tahsilat çizgisi alınca iş dünyası alıştığı ezberin dışında bir durumla karşı karşıya. Artık sorun yalnızca kuralların gevşekliği değil. Sorun, gevşeklik ile sertliğin devlet temposuna göre art arda ve öngörülemez bir düzende uygulanması. Bu da eski tahsis mantığının yeni bir biçimde sürmesi anlamına geliyor.
Türkiye’nin temel sorunu üretim merkezli modern ekonomik düzenin ekonomik davranışı ve toplumsal yapıyı dönüştürecek kadar yerleşmemiş olması. Bu yüzden sistem, yeni olanı bile eski tahsis mantığına göre çalıştırıyor. Bugün dünya önce platform ekonomisinin yükselişiyle, ardından üretken yapay zekanin hızla yayılmasıyla yeni bir ekonomik mantığa geçiyor. Türkiye ise bu dönüşüme hala eski rant aklıyla mı bakacak, yoksa gerçekten üretim, rekabet, teknoloji ve kurumsal güven eksenli başka bir yapıya mi geçecek sorusuyla karşı karşıya.
Türkiye artık bu temel yapıyı değiştirmek zorunda
Buradan sonra mesele yalnızca geçmişi anlamak değil, sona yaklaşmış bir işleyişi görmek. Çünkü rant düzeninin de gidebileceği yerin bir sınırına ulaştık. Bu düzen uzun süre nüfus hareketleriyle, imar imkanlarıyla, koruma duvarlarıyla, af beklentileriyle ve devletin dağıttığı avantajlarla taşınabildi. Ama o alan daralıyor. Kaynaklar sıkıştıkça, kriz derinleştikçe ve dünya yeni bir teknolojik eşiğe geçtikçe, eski tahsis mantığı artık ülkeyi ileri taşıyan değil, ülkenin elini kolunu bağlayan bir yük haline geldi.
Türkiye artık rant düzenini değiştirmek zorunda. Çünkü rant düzeni yalnızca adaletsiz değil, aynı zamanda ekonomik olarak da tükenmiş durumda. Üretimi baskılıyor, rekabeti zayıflatıyor, kurumsal güveni aşındırıyor ve yeni ekonomi alanlarını daha doğmadan eski mantığın içine çekiyor. Böyle bir zeminde ne sanayide kalıcı sıçrama yapılabilir ne teknolojide gerçek atılım gelir ne de yapay zeka gibi alanlarda uzun vadeli kapasite kurulabilir.
Bu yüzden ihtiyaç duyulan şey birkaç geçici önlem, birkaç yeni tesvik paketi ya da birkaç parlatılmış reform söylemi yerine üretimi, yakınlığın yerine rekabeti, kısa vadeli tahsisin yerine kurala dayalı öngörülebilirliği koyan gerçek bir ekonomik yön değişimi.
Türkiye önündeki yeni çağı da eski rant aklıyla okumaya devam ederse, eline geçen her yeni fırsatı eski düzenin içinde eritmiş olacak. Ama bu kez dünyanın hızı, teknolojik devrim ve çokkrizli düzensizliği buna izin vermiyor. Tam da bu nedenle, artık bir tercih anındayız. Ya üretken bir düzen kurulacak ya da ülke, elindeki potansiyeli eskiden gelen tahsis mantığının içinde tüketmeye bir süre daha devam edecek. Ancak eninde sonunda arsa, ev, araba rantıyla çalışmadan kazanç elde etme çağının sonu ve kalabalıkların bu ranta erişiminin giderek imkansızlaşması hepimizi böyle bir değişikliğe zorlayacak gibi görünüyor.
No responses yet