Clubhouse “sesli sosyal medya” diye bir şeyin mümkün olduğuna 2020–2021 döneminde hepimizi inandırdı. Girişim, Andreessen Horowitz’den 12 milyon dolarlık A Serisi yatırım alıp dünya çapında popülerlik kazandı.
Görüntü yok, kurgu yok, filtre yok; sadece canlı ses, canlı kalabalık ve o anın elektriği. Davetiyeyle girilen, iPhone’la başlayan, ünlülerin ve girişimcilerin uğradığı bir dijital salon. Pandeminin kapanmışlığında bu salon, hem sosyalleşme hem de “yakınlık” ihtiyacına hızlı bir çözüm sundu.
Ama tam da bu yüzden, normal hayata dönüşle birlikte Clubhouse’un büyüsü bozuldu. Sesli sohbet senkron bir format, zaman istiyor. Kaydırıp geçemezsiniz; açıp kenarda bırakmak da bir yere kadar. İşe, okula, dışarıya, trafiğe geri döndüğünüzde, iki saatlik bir odaya “katılma” kararı, bir anda yüksek maliyetli bir hale geldi. Clubhouse’un yıldızı yükselirken kimse bu davranış kalıcı mı, yoksa koşulların ürettiği geçici bir durum mu diye sormuyordu.
İkinci kırılma daha yapısal. Sosyal medyada yenilik çoğu zaman “icat etmekten” çok “dağıtmakla” kazanılıyor. Twitter/X, Meta gibi devler aynı formatı kendi ağlarına hızlıca ekleyince, Clubhouse’un en büyük avantajı en büyük zayıflığına dönüştü. Böylece Clubhouse, “formatın sahibi” olmaktan çıkıp “formatın bir versiyonu” haline geldi.
Bir de işin içerik ve yönetişim tarafı vardı. Canlı ses doğası gereği zor ve moderasyon istiyor. Kalite hızla dalgalanıyor; gürültü artıyor. Kötü niyetli aktörler daha görünür hale gelince kullanıcı da sessizce uzaklaştı.
Clubhouse kaybolmadı belki; ama ana akımın gündeminden düştü. Clubhouse’un hikâyesi bize bir dönem moda olmanın, girişimcilerin peşinde olduğu ürün–pazar uyumunun kanıtı olmadığını söylüyor.
İşi tutturmak bazen sadece doğru anın, doğru kısıtların ve doğru merakın birleşimi olabiliyor. Ama bir giriş engeli ve kullanıcı bağlılığı olmadan, bu kalıcı başarı olmanın garantisi değil.
No responses yet