Pek çok alanındaki yaygın tartışmalarda giderek yerleşen bir anlayış var: “Tecrübe etmediysen konuşma.” İlk bakışta makulmüş gibi görünüyor. Çünkü sahaya hiç değmeden reçete dağıtan, bedel ödemeden ahkam kesen bir anlayış gerçekten yorucu.

Fakat bu refleks hızla başka bir şeye dönüşüyor: akademisyenleri ve diğer entelektüelleri kategorik olarak dışlayan, düşünerek birtakım sonuçlara varmayı baştan gayrimeşru ilan eden, deneme yanılma dışında hiçbir şekilde öğrenemeyen bir kestirme kolaycılık. Sonuçta tartışma içerikten kimliğe kayıyor. Argümanların doğruluğu yerine konuşanın biyografisi yargılanıyor. Oysa bilgi, tek bir kaynaktan üremez. Tecrübe önemlidir ama tecrübe tek başına meşruiyet belgesi ve doğruluk sertifikası değildir. Öte yandan, akademik bilgi önemlidir ama akademik ünvan da otomatik hakikat üretmez.

Tecrübenin değerini küçümsemek değil derdim. Operasyonun sürtünmesi, riskin ağırlığı, belirsizliğin psikolojisi kitap sayfasından bire bir öğrenilmez. Ama tecrübenin bir sınırı var: Bir olgunun bir halini tecrübe eden, o olgunun her halini bilemez. Çünkü tecrübe çoğu zaman kendi koşullarına gömülüdür. Örneklemi dardır, seçilim yanlıdır, geriye dönük hikayeleştirmeye açıktır. “Ben yaptım, oldu/olmadı” demek çoğu zaman kendi bağlamında oldu/olmadı demektir. Bu yüzden tecrübeyi mutlaklaştırmak, yerel bir yaşantıyı evrensel yasaya çevirmeye kalkmaktır. Sosyal öğrenme ise tam tersine, tekil hikayeyi çoğullukla sınamayı gerektirir.

İşte entelektüel emek burada kıymetli. Karşılaştırmak, mekanizmayı ayıklamak, üretilen sonucun “ne zaman/nerede geçerli” olduğu sorusunu görünür kılmak. İyi teori romantik genellemeyi kırar. İyi araştırma tekil tecrübeyi kalibre eder.

Ne var ki, akademi de bu konuda suçsuz değil. Bazı akademisyenler kişisel kanaatlerini bilim diye tahkim edip üstten bir dille öğrencilerine ve hatta topluma dayatabiliyor. Sanki yöntem, veri ve sınır koşulları yokmuş gibi kesin hükümlere varabiliyor. Bilim adına konuşur gibi yaparak söylediklerine başkalarından gelebilecek itirazı peşinen gayrimeşru sayıyor. Bu tavır, sahadaki kuşkuyu büyütüyor ve anti-entelektüel öfkeyi besliyor. Bilim, unvan değil yöntemdir. Kanaatler de, kimin kanaati olurlarsa olsunlar, bulgu veya bilgi değildir.

Dolayısıyla mesele tecrübe–teori kavgası değil. İddianın standardı. Kim konuşursa konuşsun: dayanağını söylesin, kapsamını çizsin, sınır koşullarını açık etsin, bedeli kimin ödeyeceğini saklamasın. Tecrübe, teoriyi romantizmden, teori de tecrübeyi aşırı genellemeden korur. Bu denge kurulduğunda, ne teorinin ve düşünmenin kaba bir şekilde dışlanması kalır ne de bilim adına kibirli tahakküm kurma çabaları. Daha az slogan, daha çok tartışma gerek.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir