Türkiye’de okul saldırılarının ardından kurulan cümleler, olay kadar dünyayı anlama biçimlerimizi de ele veriyor. Birkaç tanıdık açıklama hemen dolaşıma girdi: akran zorbalığı, sosyal medya, aile sorunları, oyunlar, teknoloji. Sonra herkes bunlardan işine gelen, ruhunu okşayan birine sarılıyor. Bu refleks bu tip durumlarda bilinen bir yaygın durum.
Peter Langman, 2009’da yayınlanan Why Kids Kill adlı çalışmasında [1] okul saldırılarının ardından kamuoyu ve medyanın ayrıntılı fail incelemesinden çok kolay taşınan açıklamalara yöneldiğini söylüyor. İntikam hikayesi bunların en rahatı. İnsanlar onu anlıyor, ona tutunuyor, korkuyu onun içinden konuşuyor. Kendini ve çocuğunu gönlünü rahatlatmayı umarak temize çıkarıyor.
Ama çalışmalar gösteriyor ki, okul saldırılarını açıklayan basit bir formül yok. “A + B + C = okul saldırganı” diye bir denklem kuramıyoruz. Eksikliğimiz yalnızca daha dikkatli bir psikolojik analiz yapmanın ötesinde, çok boyutlu bu problemi ele alırken daha geniş bir kavrayış gösterememek.

Geniş toplum kesimleri artık çocukların ve ergenlerin yaşadığı dünyanın neye benzediğini bilmiyor. İnternet hala tek parça, bulanık, genel bir alan gibi düşünülüyor. Oysa gençlerin gündelik hayatı birbirinden çok farklı platformların farklı mantıkları içinde akıyor. O çocukların Interneti ile sizin kullandığını Internet farklı. Reddit başka bir iklim, 4chan başka, Discord başka, oyun toplulukları başka. Her birinin dili, ritmi, mizahı, sertliği, aşağılanma biçimi ve aidiyet düzeni farklı. Dolayısıyla birkaç tanesini yasaklamak da problemi çözmeyecek. Bugünün gençleri yalnızca aile, okul, mahalle ve ülke içinde büyümüyor. Aynı anda ulus ötesi bir dijital kültürün içinde büyüyor. Mizah da oradan geliyor, utanç da, öfke de, performans da, yabancılaşma da.
Yetişkin dünya bu alanı tanımıyor. Tanımadığı halde onun hakkında rahatça konuşuyor. Birkaç sembole, birkaç kelimeye, birkaç ekran görüntüsüne bakıp büyük hükümler kuruyor. Yasaklama ve denetleme refleksi de buradan çıkıyor. Karışık gelen şeyi anlamaya çalışmak yerine kapatmak daha kolay geliyor. Bu yüzden okul saldırısı gibi sarsıcı olayların ardından çoğu zaman panik temelli, sorunu çözmekten çok karmaşıklaştıracak acil tedbir talepleri dolaşıma giriyor.
Burada özellikle erkek çocukların çevrimiçi dünyasına bakmamız gerek. Kesin bir dil, incel söylemi, alt-right estetiği, ironiye yaslanan nefret, sertlik gösterisi, kadın düşmanı ve ırkçı motiflerin dolaşımı, kendini alaya alırken başkasını da aşağılayan çevrimiçi performanslar ergenlerin günlük online deneyiminin doğal parçaları haline geldi. Üstelik bunlar tek parça, disiplinli bir ideolojik blok da oluşturmuyor. Daha dağınık, daha çelişkili, daha parçalı bir erkeklik krizi üretiyor. Sürekli çevrimiçi yaşayan, güçsüzlüğünü açık biçimde taşıyamayan, kırılganlığını alaycılıkla örten, aşağılanmayı saldırganlığa çeviren genç erkek öznelikleri ortaya çıkıyor. Dışarıdan bakınca bunun bir kısmı şaka gibi duruyor. Ama bazen bu dil yalnızlığa, öfkeye, yıkım fantezisine hazır bir sözlük sağlıyor.
Bu çevrimiçi sözlük boşlukta oluşmuyor. Aileden okula, ekonomiden siyasete uzanan bir sıkışmanın içine düşüyor. Geleceksizlik, değersizlik hissi, kötü eğitim, sosyal mobilite kaybı, baskıcı aile yapıları, yalnızlık, aşağılanma korkusu, kimlik krizi, otoriter siyasal iklim. Bunlar zaten ağır bir zemin kuruyor. Dijital kültür bu zeminin üstüne biçim veriyor, jest veriyor, düşman veriyor. Bazen de bu çocuklara sahte bir cemaat aidiyeti duygusu sunuyor. Böylece çevrimiçi alan toplumsal krizi taşıyan bir ekosisteme dönüşüyor.
Eğitim kurumunun aşınması bu yüzden birincil bir mesele. Okul uzun süredir bilgi ile gelecek arasında inandırıcı bir bağ kuramıyor. Çocuklara oku, çalış, kendini geliştir deniyor; ama aynı toplum onlara emeğin karşılık bulduğunu, liyakatin işlediğini, iyi eğitimin gerçekten kapı açtığını göstermiyor. Torpil, çevre, aile sermayesi ve kayırmacılık daha gerçek görünüyor. Böyle bir yerde okul ufuk açan bir kurum olmak yerine, mecburiyetten geçirilmesi gereken bir prosedür gibi algılanıyor. Hocanın otoritesi de burada binbir çeşit veli karşısında, ekonomik zorluklar ve yetersiz imkanlar altında eriyor. Sınıfı susturmak yerine, öğrencide saygı oluşturacak bilgi ve karakter otoritesinden söz ediyorum. Öğretmen birçok genç için artık hayata değen bir figür olmaktan çıktı. Bu kişiler sözü, dışarıdaki hayat tarafından sürekli boşa düşürülen “boş konuşan” bir görevli gibi görülüyor.
Bir de buna anti-entelektüel kamusal dil ekleniyor. Düşünmek, okumak, dikkatle anlamaya çalışmak, derinleşmek, bilmediğini kabul etmek artık güçlü bir toplumsal saygınlık üretmiyor. Hızlı kanaat, slogan, hazır yorum ve gösterişli özgüven daha kolay dolaşıma giriyor. Yapay zeka da bu iklimin içine yerleşiyor. “Zaten sorarız, söyler” mantığı yalnızca teknolojik rahatlık gibi görünmüyor. Edilgen, öğrenmekten vazgeçen bir yapay zeka kullanımı öğrenme zahmetinden uzaklaşan bir toplumun anlayşını yansıtıyor. Bilgi, insanın içine yerleşen bir şey olmaktan çıkıp ihtiyaç anında çekilen bir hizmet gibi görülmeye başlıyor. Kavramsal düşünme imkanı bilgisizleşmeyi seçen bireyler için ortadan kalkıyor.
Buraya kadar anlatmaya çalıştığım durumlar, geniş toplumsal ve dijital körlüğümüze ilişkin. Ama yalnızca bu çerçeve de yetmiyor. Çünkü failin zihinsel dokusunu açıklamıyor. Langman’ın çalışması biraz eskimiş olsa da bu açıdan değerli. Çalışma, okul saldırganını tek bir toplumsal kategoriye yerleştirmiyor. Bu çocukların çoğu “okulun dışına düşmüş, görünmez, kimseyle ilişkisi olmayan” çocuklar olmadığını görüyoruz. Çalışmanın incelediği vakalarda saldırganların önemli bir kısmı okuldan tümüyle kopmamış. Bazıları derslerde ortalama üstü performans gösteriyor. Bazıları spor yapıyor, müzikle uğraşıyor, okul içi etkinliklere katılıyor. Hatta saldırganların bir kısmı için okul, yalnızca nefret edilen bir yer olmadığı halde, hatta zekalarının fark edildiği bir alan olabilidiği halde saldırgan olabilmişler. Langman bu yüzden “okuluyla bağı olmayan yabancılaşmış öğrenci” klişesinin yeterli olmadığını belirtiyor.
Yalnızlık konusunda da benzer bir düzeltme getiriyor. Langman’ın incelediği on saldırgandan dokuzu depresyon ve intihar düşünceleri taşıyor. Ama yalnızca biri gerçek anlamda patalojik bir yalnızlık içinde. Diğerlerinin arkadaşları, tanıdıkları, birlikte vakit geçirdikleri insanlar var. Demek ki toplumsal görünürlük ile iç dünyadaki çöküş arasında doğrudan bağ yok. Çocuk bir grubun içinde olabilir, okulda tanınıyor olabilir, etkinliklere katılıyor olabilir. Buna rağmen içeriden dağılmış, sevgisiz, değersiz ve çaresiz hissedebilir. Langman’ın verisi, “yalnız çocuk” klişesini ciddi biçimde zayıflatıyor. Sorun sosyal yokluk olmak yerine fark edilmeyen duygusal çöküşten kaynaklanabiliyor.
Zorbalık konusunda da benzer bir temkinlilik gerekiyor. Türkiye’de olaylar konuşulurken en kolay anlatı intikam anlatısı oluyor. Biri dışlanmıştır, aşağılanmıştır, sonra patlamıştır. Bu hikaye kulağa tanıdık geliyor. Langman, bunun neden yetersiz olduğunu çok açık anlatıyor. Milyonlarca çocuk zorbalığa uğruyor, ama öldürmüyor. Üstelik saldırganlar çoğu zaman kendilerini hedef alan kişileri tek tek vurmuyor; kalabalığa ateş açıyor, rastgele insanları hedef alıyor. Sorun maruz kalınan davranışın hangi kırılgan yapıda, hangi fantezi dünyasında, hangi ruhsal bozulmayla birleştiğinde ölümcül hale geldiğinde.
Medya ve şiddet içeriği tartışmasında da aynı denge gerekiyor. “Video oyunları yüzünden oldu” cümlesi rahatlatıcı olabilir, ama sorunu açıklamıyor. Langman da böyle bir basitleştirmeye gitmiyor. Milyonlarca insanın şiddet içerikli medya tükettiğini, buna rağmen cinayet işlemediğini hatırlatıyor. Yine de bazı gençler için şiddet içeriğinin rol modeli, senaryo ve prova işlevi görebildiğini; saldırganlara bir eylem sözlüğü sunduğunu söylüyor. Bu tespit bugün daha da önemli. Çünkü artık yalnızca film ve oyun yok. Imageboard’lar, Discord çevreleri, meme zincirleri, ironiye yaslanan saldırgan dil ve çevrimiçi erkeklik performansları var. Kültürel malzeme hazır öfkeye şekil veriyor. Langman bunu bugünkü platformlarla yazmadı, ama önerdiği mantık bugünü anlamak için hala güçlü.
Langman’ın bir başka önemli katkısı, saldırganları tek tipe toplamaması. Psikopatik, psikotik ve travmatize örüntülerden söz ediyor. Depresyonun birçok vakada bulunduğunu, ama tek başına açıklayıcı olmadığını da özellikle belirtiyor. Bu da bugünkü tartışmaya önemli bir sınır koyuyor. “Üzgün çocuk”, “zorbalık mağduru çocuk”, “oyun bağımlısı çocuk” gibi tekil şemalar yetmiyor. Kişilik yapısı, travma, psikotik çözülme, narsistik yaralanma, aşağılanma, öfke ve fantezi farklı bileşimler kuruyor. Failin zihnine yaklaşmadan, yalnızca çevresel faktörleri sıralayarak açıklama kurulamaz.
Bugün bizim için bu iki dikkat biçimi eksik: Birincisi, gençlerin yaşadığı dijital ve toplumsal dünyayı gerçekten tanımaya dönük merak. İkincisi, faili anlamaya dönük psikolojik sabır. Yalnızca ilkine yaslanırsak her şeyi toplumsal çürüme diye anlatırız ve failin zihinsel dokusunu kaybederiz. Yalnızca ikincisine yaslanırsak eğitim, aile, gelecek ve dijital kültür krizini küçültürüz. Oysa yaşadığımız şey bu iki hattın birleşiminde oluşuyor: kurumsal aşınma, geleceksizlik, anti-entelektüel iklim, çevrimiçi sertlik ekonomisi ve kırılgan fail psikolojisi.
Gençlerin yaşadığı dünya değişti. Yetişkinlerin elindeki kavramlar ise çoğu durumda hiç gelişmedi. O yüzden çok konuşuyor, az anlıyoruz. Gürültü büyük, kavrayışımız zayıf. Konu karmaşık. Basit müdahalelerin konuyu daha da içinden çıkılmaz hale getirmesi muhtemel.
[1] Peter Langman, Why Kids Kill: Inside the Minds of School Shooters (2009).
No responses yet