Türkiye rant düzeninden üretim ve inovasyon düzenine geçsin istiyoruz. Peki tarihte Avrupa/Batı kendi üretim düzenini nasıl kurdu?

Geçen bir yazımda “sanayi devrimiyle birlikte günümüzün gelişmiş batı ülkeleri… 19. yüzyıl boyunca tarım ve zanaat ağırlıklı düzenden … başka bir ekonomik yapıya geçti” demiştim. Bu cümle, sanki Batı Avrupa, özellikle de Britanya, büyük ölçekli sanayiye, fabrikaya, makineleşmeye ve verimlilik artışına doğru neredeyse düzenli bir yolculuk yaşamış gibi anlaşılabilir. Elbette öyle olmadı. Böyle dersek, tarihsel olarak çok çatışmalı, eşitsiz ve kesintili bir dönüşümü sonradan geriye bakarak çizilmiş düzgün bir çizgiye indirgemiş oluruz.

Gerçekte bugünün kalkınmış, sanayi ülkeleri, tarım toplumundan sanayi toplumuna “parçalı ve eşitsiz” biçimde geçti. Eski düzen elbette bir anda kaybolmadı. Yeni üretim biçimleri ortaya çıkarken eski biçimler uzun süre yaşamaya devam etti ve bizdekine benzer bir atalet gösterdi. Ev içi üretim bir gecede ortadan kalkmadı. Her sektör aynı anda makineleşmedi. Her bölge aynı hızda fabrikalaşmadı. Hatta aynı ülke içinde bile bazı bölgeler hızla sanayileşirken başka alanlar uzun süre daha eski ekonomik ritimlerle yaşadı. Bu nedenle “geçiş” sözcüğü bile bazen yanıltıcı olabilir. Çünkü bu süreç çoğu yerde bir kapının kapanıp diğerinin açılmasından çok, farklı üretim rejimlerinin, bizde olduğu gibi, uzun süre iç içe yaşaması anlamına geliyordu.

Üstelik mesele yalnızca teknik yenilik değildi. Buhar gücü, makine, fabrika ve verimlilik artışı, kendi başına nötr bir dönüşüm üretmedi. Yeni üretim sistemi, emeğin disipline edilmesini de beraberinde getirdi. Zaman artık daha sıkı ölçüldü. Çalışma temposu makinenin ritmine bağlandı. İşçinin üretim süreci üzerindeki kontrolü zayıfladı. Fabrika denen formun erken dönemlerinden itibaren “fabrika disiplini” belirleyici hale geldi ve makinenin ritmi emek üzerinde yeni bir denetim biçimi yarattı. Aynen şimdi yapay zekanın yaratmakta olduğu gibi. Bu yüzden Sanayi Devrimi’ni yalnızca teknoloji tarihi gibi anlatmak eksik kalır. Bu süreci aynı zamanda emek üzerinde yeni bir iktidar düzeninin kurulması olarak anlamak lazım.

Bu dönüşümün sosyal maliyetleri de yüksekti. Fabrika sistemi sadece daha fazla üretim anlamına gelmedi. Uzun çalışma saatleri, sağlıksız iş koşulları, çocuk emeği, hızlı ve düzensiz kentleşme, kalabalık yaşam alanları ve yeni sınıf gerilimleri de bu sürecin parçası oldu. Sanayileşmenin erken dönemlerinde düşük ücretler, ağır koşullar ve sağlıksız kentsel çevreler yaygınlık kazandı. Çocuk emeğini sınırlamaya yönelik etkili yasal adımlar bile ancak çok sonraki düzenlemelerle mümkün oldu. Yani sistem önce emeğin sömürüsüyle kuruldu, sonra bu sürecin yarattığı yıkımı kısmen sınırlamaya çalışan düzenlemeler geldi. Bu bile geçişin ne kadar sert ve dengesiz olduğunu göstermeye yeter.

Bir başka sorun da, bu tarihsel sürecin sonradan “kaçınılmaz başarı hikayesi”ne dönüştürülmesi. Bugünden geriye bakınca sanayi toplumunun uzun vadede üretim artışı, gelir büyümesi ve teknolojik sıçrama yarattığını söylemek mümkün. Nitekim veriler, uzun dönemli bakıldığında Sanayi Devrimi’nin durgunluğu kıran büyük dönüşüm olduğunu ve çok uzun vadede yaşam standartlarında büyük artışların önünü açtığını gösteriyor. Fakat bu gözlem, dönüşümün ilk aşamalarının geniş halk kesimleri için zor, eşitsiz ve çoğu zaman yıkıcı olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Uzun dönem kazanç hikayesi, kısa ve orta vadeli toplumsal bedelleri görünmez kıldığında, tarih açıklama olmaktan çıkıp ilerleme masalına dönüşüyor. Dolayısıyla bugün yapay zeka da kısa vadede ciddi yıkıcı sonuçlar yaratacak gibi görünüyor.

Dolayısıyla sorun, “Sanayi Devrimi iyi miydi kötü müydü” gibi basit bir ikilik değil. Asıl sorun, onu nasıl anlattığımızdır. Eğer bu dönüşümü doğrusal, düzenli ve neredeyse doğal bir ilerleme süreci gibi sunarsak, tarihsel çatışmayı görünmez hale getiririz. Emeğin nasıl disipline edildiğini, mülkiyet ilişkilerinin nasıl sertleştiğini, kırdan kopuşun hangi acılarla yaşandığını, şehirlerin nasıl sağlıksız ve düzensiz büyüdüğünü, çocuk emeğinin nasıl sıradanlaştığını ve eski ile yeninin ne kadar uzun süre iç içe yaşadığını da silmiş oluruz. O zaman geriye yalnızca sonuç kalır. Süreç kaybolur.

Bu yüzden Avrupa/Batı’nın üretim ekonomisine geçişinin daha doğru anlatımı, Sanayi Devrimi’nin, tarım ve zanaat ağırlıklı düzenden sanayiye geçişi başlatan tarihsel bir kırılma olduğunu teslim etmeyi gerektirir. Ama bu kırılma ne doğrusal, ne düzenli, ne de toplumsal olarak sakin bir şekilde yaşandı. Bölgesel olarak eşitsizdi. Sektörel olarak parçalıydı. Sınıfsal olarak çatışmalıydı. Eski üretim biçimlerini uzun süre yeni yapılarla yan yana taşıdı. Verimlilik artışı yarattı, ama bu artışın bedeli toplumsal olarak çok asimetrik dağıldı. Modern sanayi toplumu, düzenli bir yürüyüşle değil, sert sürtünmeler, kayıplar, çatışmalar ve kurumsal zorlamalar içinden çıktı.

Dolayısıyla bizim birkaç insan ömrü için çok uzun süren kendi geçişimizde benzeri sancıları yaşıyor olmamız son derece normal. Tabi bu arada yaşanan teknolojik devrimlerin geçişi daha da zorlu ve atlanması gereken uçurumu daha da geniş kılıyor olması büyük dertler.

Tags:

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir