Türkiye’deki inovasyon, kalkınma, gelişmişlik tartışmaları her zaman Güney Kore örneğine gelir dayanır. Bir zamanlar benzer gelişmişlik seviyesinde olduğumuz Güney Kore bugün geriye dönük anlatılarda, sadece bizde değil, dünyada da, kolayca bir kalkınma mucizesine çevriliyor. Böyle olunca da sürecin hangi koşullarda işlediği ve bağlamı silikleşiyor. Güney Kore’nin başlangıç noktası ne istikrarlı ne de demokratikti. 1910-1945 arasında Japon sömürge yönetimi vardı. 1950-1953 arasındaki Kore savaş ülkeyi enkaz bıraktı. 1950’lerin sonunda Güney Kore hâlâ yoksul, dış yardıma bağımlı ve siyasal olarak kırılgan bir ülkeydi. NBER verilerine göre 1960’ta ihracatın GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 1’di. İthalat kapasitesi ise büyük ölçüde ABD yardımına dayanıyordu.

Park Chung-hee bu tabloyu yönetmeye seçimle gelmedi. 16 Mayıs 1961’de ordu yönetime el koydu, Meclis dağıtıldı, siyasal faaliyetler yasaklandı ve devlet askeri cuntanın denetimine geçti. Zaten öncesinde de yerleşik bir demokratik düzen yoktu. Syngman Rhee rejimi seçim hileleri ve baskı nedeniyle 1960’ta öğrenci hareketleriyle sarsılmıştı ve Rhee istifa ettmişi. Ardından kurulan İkinci Cumhuriyet ise ancak birkaç ay yaşayabildi. Park rejimi, işleyen bir demokrasinin içinden değil, çöken bir siyasal yapının içinden çıktı.

Yine de meseleyi “darbe oldu, sonra kalkınma geldi” çizgisine indirgemek açıklayıcı değil. Park’ın el koyduğu devlet boş bir kabuk değilmiş. Japon sömürge dönemi tahakküm ve eşitsizlik üretmişti ama aynı zamanda modern bürokrasinin, altyapının ve sınırlı da olsa bazı üretim kapasitelerinin temelini bırakmış. 1945 sonrasındaki toprak reformu da eski toprak aristokrasisinin gücünü kırmış ve kırsalda daha eşitlikçi bir yapı yaratmış. Sonraki sanayileşme yalnızca fabrika yatırımlarına değil, bu erken kurumsal ve toplumsal yeniden düzenlemeye sayesinde mümkün olmuş.

Park dönemini farklı kılan şey, merkezi gücün yalnızca siyasal denetim için değil, ekonomik davranışı disipline etmek için de kullanılmış olması. 1960’ların ortasından itibaren kur politikası, döviz tahsisi, ithalat izinleri, ucuz kredi ve teşvikler ihracat ve performans hedeflerine bağlanmış. Dış ticaret ve döviz rejimindeki değişimden sonra ihracat çok hızlı artmış. Burada belirleyici olan soyut bir kalkınma söylemi değil, maddi yaptırım gücü. Uzun vadeli yatırım yapan ödüllendirilmemiş, hedefleri tutturamayan korunmamış. Bu güçlü sinyal sözle değil, kredi, döviz, ithalat iznleri ve teşvik dağıtımı üzerinden veriliyomuş. Hangi firmanın büyüyeceğini, hangisinin zorlanacağını devlet bu araçlarla belirlemiş.

Bu nedenle Güney Kore’in sıçrayışını başlatan Park’ı kalkınmayı önceleyen aydınlanmış bir mucizevi teknokrat gibi sunmak yanıltıcı. Rejim güvenliği, milli güç, Kuzey Kore ile rekabet ve ABD yardımına bağımlılıktan çıkma isteği aynı hatta birleşmiş. 1970’lerde ağır ve kimyasal sanayiye yöneliş de yalnızca büyüme arzusuyla açıklanamaz. Savunma kapasitesini artırmak ve daha özerk bir sanayi tabanı kurmak da işin içinde gibi görünüyor. Kalkınmacılık ile otoriterlik Kore için aynı projenin ayrılmaz parçaları olmuş.

Bu yaklaşımın maliyeti de rejimin demokratik olmaması kaynaklı. 1972’de Yushin düzeniyle anayasal çerçeve askıya alınmış, yasama etkisizleştirilmiş ve Park’ın iktidarını tahkim eden daha kapalı bir rejim kurulmuş. Muhalefet bastırılmış, basın ve üniversiteler sıkı denetim altına alınmış. Baskı rejimi 1979’da, artan huzursuzluk ortamında sona ermiş.

Türkiye’ye bakınca sorun rant ekonomisini dönüştürme amaçlı kapsamlıve tutarlı bir ekonomik programı uygulayabilecek bir merkezi gücün yokluğu değil. Son yirmi yılda merkezileşme zaten belirgin biçimde arttı. Ama bu güç, üretim yapısını yukarı iten, performansı zorlayan ve düşük verimlilik dengesini bozan bir sanayi disiplini kurmuyor. Ekonomi son yirmi yılda, gelir dağılımı problemiyle birlikte büyüdü. Bu büyüme rant ekonomisini ortadan kaldıracak ve yerine yeni ve inovasyona yönelik entegre bir düzen kuracak bir yapısal dönüşüm üretmiyor bilakis rant ekonomisini daha da güçlendiriyor

Elbette Kore deneyiminden çıkacak sonuç da rant yerine bilgiye dayalı bir ekomomiye geçiş için “darbe gerekir” gibi ilkel bir ders olamaz. Ama Kore örneğinden teşvik rejimini değiştiremeyen, ödül ve ceza mekanizmasını tutarlı biçimde işletemeyen bir devlet, ekonomik davranış kalıplarını kolay kolay dönüştüremeyeceği dersini çıkarabiliriz. Türkiye için askeri müdahaleler devri, son denemenin de sokakta engellenmesiyle geçmişte kaldı. Zaten, ülkenin refahı için her türlü ekonomik dönüşümün sivil siyaset içinden kurulması gerekir. Böyle kapsamlı ve uzun süreli bir dönüşüm programını hayata geçirebilecek uzun süreli iktidar dönemleri Türkiye’de her zaman oldu. Önemli olan devlet gücünün ekonomiyi kısa vadeli canlandırma ve rant dağıtımı için değil, rant ekonomisini dönüştürüp/ortadan kaldırıp üretim, mühendislik, tasarım ve yüksek katma değere dönük bir düzen kurmak için kullanılması.

Ülkede böyle topyekün bir yön değişikliği tek bir partinin programına sığmayacak kadar kapsamlı bir konu. Gereken dönüşüm hukuk, bürokrasi, gelir dağılımı, temsil yapıları, medya, sendikalar, işveren örgütleri, yerel kalkınma kapasitesi ve müzakere geleneği gibi pek çok birbirine bağlı alanları içeriyor. Bu alanların birindeki tıkanma ötekileri de sınırlıyor. Bu yüzden mesele yalnızca bir hükümet tercihi, bir lider gelsin bu dönüşümü yapsın meselesi değil, ülkede daha geniş bir siyasal kabul ve anlayışın ortaya çıkması meselesi. Hepimizin aynı çözümde buluşması ve bir olup bu amaçla tek bir çözümü harfiyen uygulaması gerekmiyor. Ama aynı problemin varlığını hep birlikte kabul edebiliriz. O zaman herkes de bu probleme kendi çözümlerini önerebilir ve ortak amaca yönelik bir müzakere masası, zor olsa da, kurulabilir.

Tags:

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir