Bir önceki yazıda buraya kadarki analiz ile makro düzeyde verimlilik odaklı bir modele geçilmesi gerektiğini söyledim. Ama mikro düzeyde, yani firmaların, esnafın ve KOBİ’lerin günlük hayatında bunun tersine işleyen bir düzen var. Devlet kısa vadeli teşvikler, vergi ve SGK afları, kredi destekleri ve hibelerle mevcut yapıyı ayakta tutmaya çalışıyor.

Kriz ortamında ise zaten yerinde kalan da yerinde kalamıyor. Maliyetler artıyor, marjlar daralıyor, zemin kayıyor. Ama bu baskı firmayı üretim dönüşümüne, markalaşmaya, daha yüksek katma değere, mühendislik ve tasarıma yöneltmiyor. Fasoncu yine fasoncu, taşeron yine taşeron kalıyor. En fazla iş işten geçince Mısır’a taşınmaya cesaret ediyor, çünkü zemin firmayı yukarı çıkmaya değil, düşük verimlilik koşullarında günü kurtarmaya yönlendiriyor.
Bu argümanı somutlaştıran en önemli gösterge toplam faktör verimliliği (TFV). BETAM araştırmasına göre TFV artışı 2003–2007 arasında %3,1 ile zirveye ulaşmış, ancak 2014 sonrasında fiilen durmuştur. Sektörel kırılım ise durumun gerçek boyutunu gösteriyor:

Her firma kendi açısından rasyonel davranıyor: teşviki al, aftan yararlan, düşük verimlilikle de olsa ayakta kal. Ama bu bireysel rasyonellik, toplamda irrasyonel bir sonuç üretiyor. Bedel topluma, geleceğe ve makro dengelere yansıyor. Güney Kore’de devlet chaebol’lere kabaca şu sinyali verdi: ya küresel ölçekte büyürsün ya da batarsın. Batanlar gerçekten battı. Bu da bütün ekosistemi yukarı doğru iten bir baskı yarattı. Türkiye’de ise verilen sinyal çoğu zaman bunun tersi: Batma, gerekirse kurtarırım, vergini, SGK borcunu affederim ama büyümesen de olur.
KOBİ Dönüşümünün Eksik Halkası
Verimlilik odaklı büyüme dediğimizde bunun mikro düzeyde somut bir karşılığı var. Türkiye ekonomisinin omurgasını oluşturan yüz binlerce KOBİ’nin hareketlenmesi, ölçek büyütmesi ve düşük katma değerli üretimden daha yukarı çıkması. Dünyada bunu başarmış birkaç farklı model var ve her birinin kültürel ön koşulları farklı. Almanya’da aile sahipliğine dayanan, belirli bir nişte dünya çapında güç kazanmış orta ölçekli firmalar var. Bu yapının arkasında güçlü bir mesleki eğitim sistemi ve ustalığa verilen toplumsal değer duruyor. İtalya’da küçük firmaların kümelenerek birlikte rekabet ettiği bir model öne çıkıyor. Türkiye’deki Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) buna fiziksel olarak benziyor, ama sosyal sermaye tarafı eksik kalıyor. Firmalar yan yana duruyor, fakat birlikte iş yapma, bilgi paylaşma ve ortak Ar-Ge kültürü hemen her OSB’de zayıf. Tayvan’da ise devlet doğrudan firmaların büyümesini dert etmek yerine güçlü teknoloji altyapıları kuruyor. Kamu araştırma enstitüleri teknoloji geliştirip bunu KOBİ’lere aktarıyor. Bilim parkları da bu ekosistemi taşıyor. Bizde de teknoparklar var ama tekoloji üretimi ve transferi zayıf. 2024’te Ar-Ge’nin GSYH payı %1,46’ya yükseldi. Bu artış olumlu, ama referans ülkelerle aradaki fark hâlâ yapısal:

Yerel koşullardan olumlu beslenecek ve o koşulları olumu yönde etkileyecek böyle bir kültürün Türkiye’de de kurulması mümkün olabilir. Usta çırak geleneği, Ahilik kültürü ve zanaatkârlık kimliği tarihsel olarak zaten var. Güncel olarak bu değerler kaybolmuş olabilir, ama tümüyle yok olmuş değiller. Gereken, siyasetin bu yönde tutarlı bir karar almaması ve aldığı kararlardan kısa dönemli kaygılar yüzünden geri adım atması. Devlet bir eliyle teknopark kurarken öbür eliyle konut kredileri ve inşaat rantı üzerinden başka bir yönü beslediğinde dönüşüm olmuyor. Gerçek bir üretim dönüşümü politikası bu çelişkileri ortadan kaldırmak zorunda.
Gerçekten de, Türkiye’nin kültürel gerçekliğine bakıldığında, mesela Avrupa’ya göre daha güçlü bir esnaf ve girişimci damarı görülüyor. İnsanlar iş kurmaktan çekinmiyor. Ama bu girişimcilik çoğu zaman büyüme ve inovasyon odaklı değil, hayatta kalma odaklı. Bakkal açmak, lokanta açmak, küçük atölye kurmak yaygın. Hane geliri üretmek için birşeyler yapmak gerekirken, yapılan bu işte büyümek gerekmiyor veya büyümenin koşulları mevcut değil. Bu nedenle büyümenin ödülü zayıf, riski ise yüksek.
Türkiye’de güçlü bir hemşehri ve akraba ağları da var. Bu ağlar, İtalya’daki kümelenme modelinin sosyal sermaye tarafına benzeyen bir potansiyel taşıyor. Fakat bizde bu potansiyel daha çok rant dağıtımı ve patronaj için kullanılıyor. Bilgi, teknoloji ve pazar paylaşımı için aynı ölçüde kullanılmıyor. Oysa aynı ağ yapısı, farklı teşviklerle çok farklı sonuçlar üretebilir. Türkiye’ye en uygun model muhtemelen Tayvan’ın altyapı kuran yaklaşımı ile İtalya’nın kümelenme mantığının birleştiği bir yol olur. OSB’ler zaten fiziksel kümelenmeyi belirli bir oranda sağlamış durumda. Eksik olan şey bilgi paylaşımı, ortak Ar-Ge ve teknoloji transfer mekanizmaları. Devlet burada yerine mevcut kümelenmelerin içine gerçekten işleyen teknoloji transfer ofisleri, ortak test laboratuvarları ve ihracat istihbarat birimleri yerleştirebilir. En önemlisi de af ve teşvik döngüsünü kırıp büyümenin ödüllendirildiği, yerinde saymanın ise maliyetli hale geldiği yeni bir teşvik düzeni kurabilir. Tabi bütün bu yapıların devlet istiyor diye kurulup sembolik ve göstermelik kalması riski de mevcut.
Sonuçta yine aynı meseleye geliyoruz: kültürel dönüşüm. Tüketimi kutsayan bir toplumdan üretimi, tasarımı ve ustalığı değerli gören bir topluma geçişten söz ediyorum. Almanya’daki ustalık kültürünün, Japonya’daki üretim geleneğinin ve Kore’deki teknoloji odaklı kalkınma anlayışının Türkiye’deki karşılığını kurmak gerekiyor. İlk yazıda etraflıca bahsettiğim kırdan kente göç süreci ise bunun tam tersine işleyen bir kültürel çerçeve yarattı. Köyden gelen insan kentsel tüketim kalıplarına hızla dahil oldu, ama üretim kültürüne geçiş için benzer bir plan kurulmadı. Ev sahibi olmak, araba almak, marka tüketmek statü göstergesi haline geldi. Tasarlamak, üretmek ve yenilik geliştirmek aynı toplumsal ağırlığı kazanamadı. Müteahhit olmak birçok durumda mühendis olmaktan daha cazip ve daha prestijli görüldü. Bu durum sadece kültürel tercih diye açıklanamaz. Aynı zamanda teşvik yapısının ve devlet politikalarının doğal bir sonucu.
Neden Uzlaşamıyoruz?
Peki böyle bir dönüşüm hedefi üzerinde uzlaşmak için ne gerekir? Öncelikle sorunun tanımı üzerinde asgari bir ortaklık gerekir. Herkesin aynı çözümü savunması şart değil. Ama ortada çözülmesi gereken bir mesele olduğu kabul edilmeden hiçbir yere varamayız. Kore’de 1997’de IMF kapıya dayandığında toplum en azından şu noktada birleşmişti: Bir kriz var ve bir şey yapmak gerekiyor. Çözüm konusunda sert tartışmalar yaşandı. Büyük sermaye reformlara direndi, sendikalar kitlesel işten çıkarmalara karşı çıktı. Ama kriz gerçeği inkâr edilmedi. Türkiye’de ise sorunun tanımı bile siyasal kimliklerle parçalanmış durumda. Ekonominin kötü gidip gitmediği sorusuna bile farklı cevaplar veriliyor. Çünkü sorunun tanımı ekonomiyle olduğu kadar siyasal aidiyetle de ilgili hale gelmiş durumda.
Ayrıca değişimin yükünün toplum kesimleri tarafından nasıl paylaşılacağı da açık biçimde konuşulmalı. Bu, herkesin eşit fedakârlık yapması anlamına gelmiyor ama kimin ne kaybedeceğinin ve buna karşılık ne alacağının açıkça konuşulması anlamına geliyor. İrlanda’nın 1987 tarihli Ulusal Toparlanma Paktı bu bakımdan öğretici. İşverenler, sendikalar ve hükümet masaya oturdu. Sendikalar ücret artışlarını sınırlamayı ve grevlerden kaçınmayı kabul etti. İşverenler istihdamı koruma yönünde taahhüt verdi. Hükümet de vergi ve sosyal harcamalar tarafında kendi payına düşeni üstlendi. Bu düzenlemenin işlemesini sağlayan şey, fedakârlığın karşılıklı ve görünür olmasıydı. Ben fedakârlık yapıyorsam, senin de yaptığını görüyorum duygusu vardı ve taraflar oluşan sözleşmeye uydular.
Böyle bir uyum için kurumsal güven gerekir. Tarafların birbirini sevmesi gerekmez ama anlaşmayı denetleyecek mekanizmaya güvenmeleri gerekir. İhlal olduğunda yaptırım uygulayacak bağımsız kurumlar yoksa, kimse masaya ciddi biçimde oturmaz. Kore’de kriz sonrası kurulan finansal denetim yapıları, İrlanda’da ekonomik ve sosyal konsey bu işlevi gördü. Türkiye’de BDDK, SPK ve bağımsız Merkez Bankası bir süre bu yönde işlev görmeye başlamıştı. Ama daha sonra bu kurumlar sistemli biçimde siyasetin emrine verildi. Hakem temelde siyasi olunca müzakere de salt siyaset üzerinden yürümeye geri döndü.
Burada örgütlülük meselesi de belirleyici. İrlanda’da farklı kesimlerin çatı örgütleri vardı. İşçi tarafında sendikalar, işveren tarafında güçlü temsil yapıları, çiftçi tarafında da müzakere gücü taşıyan örgütler bulunuyordu. Bu yapılar üyeleri adına konuşabiliyor ve üyelerini belli ölçüde bağlayabiliyordu. Bahsettiğim ulusal toparlanma paktı’nda yapılan mutabakatlar tam anlamıyla hukuki sözleşmeler değildi. Ama tekrar eden ilişkiler, kamuoyu baskısı ve vergi ile teşvik politikalarının bu anlaşmalara bağlanması sayesinde işlediler. Yani uzlaşma demek herkesin aynı şeyi düşünmesi veya tarafların uyuma yasayla zorlanması demek değil. Farklı çıkarların, ortak kurallar içinde pazarlık yürütmesi demek. Sokakta dağınık bir kavga yerine masada pazarlık etmek ve herkesin en azından müzakere masasının varlığına güvenmesi demek.
Bizde sadece müzakere kültürü değil böyle bir örgütlülük de mevcut değil. Toplum kesimleri adına pazarlık masasına kimin oturacağı net değil. Sendikalaşma düşük. İşveren tarafında TÜSİAD büyük sermayeyi, TOBB ise esnafı ve KOBİ’leri temsil ediyor, ama her iki yapının da üyelerini bağlama kapasitesi sınırlı. Çiftçi örgütleri parçalı. Meslek odaları kutuplaşmanın dışında kalabilmiş değil. Masaya oturup ben şu kesimi temsil ediyorum ve verdiğim sözün arkasında üyelerim durur diyebilecek aktörler zayıf.
Güven Açığı ve Gayrıresmi Düzen
Sosyal normlar da aynı ölçüde sorunlu. İrlanda daha küçük, daha homojen ve sosyal itibar maliyetinin daha yüksek olduğu bir ülke. Türkiye ise çok daha büyük, çok daha katmanlı ve anonimliği daha yüksek bir ülke. Toplumu birbirine bağlayan ortak normlar baştan zayıf olmanın da ötesinde siyasi kutuplaşmayla aşınmış durumda. Aynı sokakta oturan insanlar bile farklı medya evrenlerinde yaşıyor. Toplumu saran normlarımız zayıfken ortak bir gerçeklik duygusu zayıflayınca ortak norm üretmek daha da güçleşiyor.
Masaya oturup müzakere etme pratiği de güçlü değil. İrlanda’da bu gelenek bir günde oluşmadı. Onlarca yıllık sendika ve işveren müzakere pratiği vardı. Türkiye’de ise bu pratik kökleşmedi. 12 Eylül sendika hareketini ezdi. Neoliberal dönemde sendikalar daha da zayıfladı. İşveren ve sendika ilişkisi çoğu zaman kurumsal müzakere biçiminde değil, çatışma ya da dışarıya belli etmeden işbirliği biçiminde yaşandı.

Bir de büyük bir güven sorunu var. Sadece kurumsal güven değil, kişiler arası güven ve genelleşmiş toplumsal güven de Türkiye’de zayıf. Kurumlar adil işlemediğinde insanlar birbirine de güvenmiyor. Çünkü herkesin sistemi kendi lehine kullanmaya çalıştığını varsayıyoruz. Güçlü kurumları da bu yüzden istemiyor ve sahiplenmiyoruz. Çünkü kurumu ele geçirenin onu kendi çıkarı için ve diğerlerinin aleyhine kullanacağını düşünüyoruz. Pew Research Center’ın 2025 küresel araştırmasına göre İsveç’te yetişkinlerin %83’ü “çoğu insana güvenilebilir” derken, Türkiye’de bu oran yalnızca %14:

Elbette, Türkiye’de güven tümüyle yok değil. Ama daha çok aileye, hemşehriye, ait olunan gruba ve yakın çevreye duyulan dar bir güven biçimi halinde var. Gayrıresmi ağlar güçlü, resmi kurumlar zayıf. İnsanlar sorunlarını kurallar üzerinden değil, bağlantılar üzerinden çözmeye çalışıyor. Torpil, tanıdık ve kayırma burada devreye giriyor. Bu güven açığı birçok şeyi birbirine bağlıyor. Rant ekonomisi bu yüzden güçlü. Çünkü düşük güven ortamında dar ağlar üzerinden dağıtılan somut fayda, genel refah vaadinden daha inandırıcı ve ulaşılabilir geliyor. KOBİ’ler bu yüzden birlikte iş yapmıyor. Çünkü bilgi paylaşımı güven gerektiriyor. Uzlaşma bu yüzden kurulamıyor. Çünkü karşı taraf sözünde durur duygusu zayıf. Bu güveni sağlayacak hukuk gibi resmî ve sosyal baskı gibi gayriresmî mekanizmalar ise ya zayıf ya da yok. Bu arka planın önünde taraflar için masaya oturmak rasyonel görünmüyor. Çünkü masanın hakemi yok. Varsa da hakemin tarafsızlığına inanılmıyor. Bu nedenlerle, Türkiye’de hemen her zaman ne yapıldığı değil, kimin yaptığı tutacağınız tarafta daha belirleyici hale geliyor.
Güven ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişki yalnızca Türkiye’ye özgü bir gözlem değil; uluslararası veriler de bunu doğruluyor. Güvenin yüksek olduğu ülkelerde hem verimlilik hem kişi başı gelir sistematik olarak daha yüksek.
Nereden Başlamak Gerekir?
Buraya kadar ortaya çıkan tablo çok katmanlı bir sorun yapısına işaret ediyor. Ama bunların hiçbiri doğa kanunu değil. Hepsi sosyal olarak kurulmuş düzenler. Dolayısıyla yeniden kurulabilirler tabi bunu nasıl yapacağımızı bulabilirsek. Burada kritik mesele nereden başlanacağı. Her şeyi aynı anda değiştirmek elbette mümkün değil. Güven olmadan örgütlülük işlemiyor. Örgütlülük olmadan uzlaşma kurulamıyor. Uzlaşma olmadan da reform ilerlemiyor. Ama güvenin kendiliğinden oluşmasını bekleyip her şeyi ertelemek de gerçekçi değil.
Bu çıkmazı aşmanın bir yolu küçük ölçekten/mikro ilişkilerden başlamak olabilir. Küçük ölçekte başarıyla işleyen işbirliği deneyimleri zaman içinde güven üretebilir. O güven de zamanla daha büyük ölçeklere taşınabilir. Bazı müdahaleler birden fazla katmana aynı anda dokunabilir. Seksen beş milyonluk bir ülkede ulusal düzeyde güveni bir çırpıda üretmek zor. Ama mahalle, ilçe, OSB ya da sektör düzeyinde bunu denemek daha mümkün. Bir ilin, bir OSB’nin ya da bir sektörel kümelenmenin içinde işbirliği kurmak, ulusal düzeyde uzlaşma kurmaktan çok daha gerçekçi.
Örneğin yurttaşların belediye bütçesinin bir kısmının nasıl kullanılacağına karar verilen süreçlere yerel düzeyde doğrudan katılması önemli bir adım olabilir. Bu, hem karar alma pratiği yaratır hem de kamusal kaynağın daha görünür ve denetlenebilir kullanıldığını gösterir. İş dünyasında da aynı OSB’deki firmaların ortak sorunları birlikte çözmesi mümkündür. Birlikte enerji satın alma kooperatifleri kurmak, ortak test laboratuvarları oluşturmak, ihracat bilgisi paylaşmak gibi adımlar atılabilir. Bu önerme önce güven kuralım, sonra reform yapalım diye işleyen sıralı bir model değil. Küçük ölçekli işbirlikleri umalım ki zamanla güven üretir, örgütlenme alışkanlığı yaratır ve somut ekonomik fayda sağlar.
Devlet Ne Yapmalı?
Devlet tarafında ertelenmeden alınabilecek bazı kararlar var. Yapılması gereken ilk iş bu büyümeyi ödüllendiren, yerinde saymayı maliyetli hale getiren bir yapıya geçmek. Bu olmadan verimlilik artışı beklenemez. Yüksek rantın vergilendirilmesi gerek. İmar değişikliğiyle oluşan değer artışının önemli bir kısmı kamuya dönmeli. Aksi halde arsa al, imar geçir, kısa sürede yüksek kazanç elde et mantığı üretim yatırımından daha cazip kalır. Afların sona erdirilmesi yine çok önemli bir adım olurdu. Türkiye’nin af geçmişi bu konudaki kararlılığın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana 99 yılda tam 52 vergi affı yasası çıkarılmıştır, yani ortalama 33 ayda bir vergi affı çıkıyor:

Vergi affı, SGK affı ve imar affı aynı mesajı veriyor: “Kurallara uymasak da olur”. Bu durum kurallara uyanı cezalandırıyor ve kurumsal güveni zedeliyor. Bu nedenle afların kesilmesi bile tek başına bile güçlü bir kurumsal sinyal üretecektir. Devlet koyduğu kuralı mutlaka uyguluyor algısı güvenin temel taşlarından biridir. Kağıt üzerinde alt altya yazması benim için kolay olsa da siyasi alışkanlıklar bakımından ülkede uygulaması en zor kararlar bu saydıklarım olabilir.
Yine bu kapsamda üretim yatırımına açık ve seçici destek sağlanması gerekli. Teşviklerin herkese biraz dağıtılması yerine ölçek büyütmeye, Ar-Ge’ye, ihracata ve teknoloji yatırımına odaklanması gerekir. Devletin görevi doğrudan firma büyütmek değil, altyapı kurmak olmalı. Teknoloji transfer ofisleri, ortak test laboratuvarları ve ihracat istihbarat birimleri bu yüzden önemli. Mesleki eğitim reformu da bunun bir parçası olmalı. Ama yalnızca teknik beceri üretmek yetmez. Aynı zamanda üretim kültürü de inşa edilmelidir. Yapay zekâ çağında birçok beyaz yakalı işin cazibesi ve güvencesi aşınırken ustalığın yeniden toplumsal saygınlık kazanması mümkündür. Ahilik geleneğinin modern bir karşılığını kuracak bir anlayış gerekir. İyi bir CNC operatörü, kalıp ustası ya da mekatronik teknisyeni gelir ve statü bakımından güçlü bir meslek hattı haline gelebildiğinde üretim ekonomisinin toplumsal zemini de değişmeye başlar.
Bu müdahalelerin hiçbiri tek başına yeterli değil. Ama birbirini besleyen bir dizi oluşturabilirler. Yerel işbirliği deneyimleri güven üretir. Afların sona ermesi kurumsal güveni güçlendirir. Düzenleyici kurumların yeniden bağımsızlaşması ve hukukun daha öngörülebilir hale gelmesi, her düzeyde müzakereyi daha mümkün kılar. Başarılı çok taraflı pazarlıklar örgütlenme kapasitesini artırır. Örgütlü aktörler daha büyük reformların toplumsal tabanını kurar. Eğitim reformu ise daha uzun vadede bu yapının kültürel zeminini değiştirir. Bunların hepsinin aynı anda olması gerekmez. Ama bazıları hemen başlayabilir. Diğerleri ise ancak bu yönde oluşacak siyasal iradeyle mümkün olur.
Biz Ne Yapmalıyız?
Bütün bu tabloyu yalnızca devletin yanlış politikalarıyla açıklayıp kenara çekilemeyiz. Çünkü sorun sadece yukarıda kurulan teşvik düzeni değil, aşağıda neyi normal saydığımızla da ilgili. Vergi affını olağan, torpili kaçınılmaz, rantı akıllılık, kuralsızlığı da hayatın bir parçası gibi gördüğümüz sürece üretim, teknik bilgi, ustalık ve uzun vadeli yatırım güçlü bir toplumsal destek bulamaz. Türkiye’nin ihtiyacı sadece yeni bir ekonomi programı değil, kısa yoldan kazancı ödüllendiren bu gündelik zihniyetten çıkıştır. Üretmeden zenginleşme fikri cazip kaldığı sürece üretim ekonomisi lafta kalır.
Bu yüzden yapılması gereken şey yalnızca iktidardan doğru kararlar beklemek değil. Aynı zamanda birebir ilişkilerde daha ciddi, daha kurallı ve daha üretken ilişkiler kurmalıyız. Aynı OSB’de yan yana duran firmalar birbirini yalnızca rakip olarak görmemeli, ortak test, ortak eğitim, ortak ihracat bilgisi ve ortak teknoloji kullanımı gibi alanlarda işbirliği kurabilmelidir. Belediyeler yalnızca asfalt ve imar işi yapan yapılar olmaktan çıkıp yerel ekonomik kapasiteyi güçlendiren kurumlara dönüşmeli. Mesleki eğitim ailelerin gözünde mecbur kalınan bir yol değil, saygın ve gerçek bir gelecek hattı haline gelmeli Gençlere sürekli masa başı beyaz yakalı hayatın tek başarı ölçüsü olduğu anlatılırsa, üretim kültürü toplumsal zemin kazanamaz. Yapay zeka beyaz yakalı işi tehdit ederken, üretimi, ustalığı, zanaatin özgünlüğünü yeniden keşfetmeliyiz.
Daha açık söylersem, ülkenin üretimi ve katma değeri yeniden ciddiye alması gerekiyor. Kurala uyanın enayi, işini düzgün yapanın saf, kısa yoldan kazananın akıllı sayıldığı bir düzende ne sanayi dönüşür ne verimlilik artar ne de kalıcı refah oluşur. Bizim yapmamız gereken, hem siyasetten af ve rant düzeninin sonunu istemek hem de kendi hayatımızda başka bir ölçü kurmaktır. Ustalığı küçümsemeyen, mühendisliği gösterişe feda etmeyen, tasarımı lüks değil üretimin parçası sayan, ortak işi kişisel çıkarın gerisine atmayan bir ölçü. Böyle bir değişim ihtimali ancak devlet politikasıyla bireylerin kollektif davranışı aynı yönde hareket ettiğinde doğabilir. Aksi halde her kriz gelir geçer, ama fasoncu yine fasoncu, taşeron yine taşeron kalarak gittiği yere kadar gider. Dünya teknolojik devrim üstüne devrim yaşarken, Türkiye de aşınır gider.
No responses yet