Humanoid robotlar artık bilimkurgunun vitriniyle sınırlı değil. Fabrikalarda, depolarda, lojistik merkezlerinde ve hizmet sektöründe giderek daha görünür hale geliyorlar. Bu yaygınlaşma da hep riskli ve yorucu işleri makineler üstlenecek, insanlar daha nitelikli alanlara yönelecek, üretim artacak, hayat kolaylaşacak vaadiyle paketleniyor. İlk bakışta buna itiraz etmek zor. Yine de bir teknolojinin sonucu, yalnızca ne yapabildiğine bakılarak anlaşılamaz. Esasen onu devreye sokan ekonomik düzen sonucu belirler.

Bugün robotlar ve yapay zekâya dair tartışmayı sertleştiren şey, teknik kapasitenin büyümesi kadar bu kapasitenin hangi amaçlarla kullanıldığı. Şirketler kamuoyuna iş güvenliğinden ve insanla makinenin uyumundan söz ediyor. Yatırımcı sunumlarında ise maliyetleri düşürmeyi, verimliliği artırmayı ve operasyonları esnekleştirmeyi öne çıkarıyorlar. Bu iki dil birbirinden kopuk değil. Biri toplumsal kabul üretmeye, diğeri kâr beklentisini büyütmeye yarıyor.

Üretkenliği artıran bir teknolojiden beklenen şey, daha güvenli işyerleri, daha kısa çalışma süreleri ve ortaya çıkan refahtan daha geniş kesimlerin pay almasıdır. Fakat bugünkü tabloda bunlar pek görünmüyor. Verimlilik artışı ücretlere aynı ölçüde yansımıyor. İş yükü hafiflemek yerine yeni performans ölçüleriyle yeniden düzenleniyor. Otomasyon çoğu yerde çalışanı rahatlatan bir araç olmaktan çok, işten çıkarmayı, esnek çalışmayı ve güvencesizliği daha kolay yönetmenin yolu haline geliyor. Robotlar da ortak refahı büyüten bir imkân gibi değil, bilanço kalemlerini iyileştiren bir yatırım gibi ele alınıyor.

Bu dönüşüm yalnızca mavi yakalı emeği ilgilendirmiyor. Yapay zekâ destekli otomasyon, beyaz yakalı alanlarda da benzer bir çözülme yaratıyor. Metin yazan, veri işleyen, rapor hazırlayan, müşteri ilişkilerini yöneten milyonlarca insan giderek standart süreçlerin parçası olarak görülüyor. Deneyim, sezgi ve birikim kurumsal değerden çok maliyet hesabına çevriliyor.

Burada asıl düğüm, teknolojinin kaç kişiyi ikame edeceği değil, bu süreçten doğan değerin kim tarafından denetleneceği ve nasıl bölüşüleceği. Teknolojik kapasite toplumsal yaşamı gerçekten iyileştirecekse bunun karşılığı daha kısa çalışma haftası, daha güçlü sendikalar, daha sağlam gelir güvencesi ve üretkenlik artışının ücretlere yansıması olmalı. Bunlar yoksa ortada yalnızca yeni makineler değil, emeği daha kırılgan hale getiren yeni bir yönetim biçimi kalıyor.

Robotlar insan türünün sonunu getirmeyebilir. Buna rağmen çalışma hayatının sertleşmesi, insan onurunun aşınması ve toplumun dar bir sermaye çevresinin önceliklerine göre yeniden düzenlenmesi son derece somut riskler. Tartışmanın merkezine teknolojiye dair korku ya da hayranlık değil, mülkiyet, denetim ve bölüşüm sorularını yerleştirmek gerekiyor.

Tags:

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir