Yükseköğretim Kurulu’nun dün Resmî Gazete’de yayınlanan öncelikli alanlarda doktora öğrenci alımını merkezi yazılı sınava bağlama kararı, ilk bakışta teknik bir düzenleme gibi görünüyor. Ancak mesele teknik değil; doğrudan bir kurum olarak üniversite kavramının nasıl anlaşıldığı meselesi.

Çünkü doktora, yalnızca bilgi ölçümü değil, araştırma kapasitesinin, entelektüel yönelimin, yöntemsel olgunluğun ve belirli bir akademik çevreye uyumun değerlendirilmesidir. Bunu merkezi sınav mantığıyla eşleştirmek, doktora kabul sürecini akademik oluşum olmaktan çıkarıp bürokratik eleme sürecine çevirmektir.

Dünyada güçlü üniversite sistemlerinde doktora öğrenci seçiminde asıl yetki bölümde, programda ve çoğu zaman doğrudan danışmanda olur. Çünkü doktora kitlesel yerleştirme değil, araştırma topluluğuna katılımdır. Bir aday yalnızca puanıyla değil, araştırma önerisiyle, yöntem bilgisiyle, akademik merakıyla ve belirli bir hocayla kurabileceği ilişkiyle değerlendirilir. Usta çırağını kendi seçer.

Bugün savunulan argüman liyakat, standart ve objektiflik üzerinden kuruluyor. Türkiye’de nepotizm, kişiye özel atama ilanı ve kapalı devre kadro dağıtımı yaygın şikayetlerdir. Fakat çözüm akademik seçme yetkisini merkeze taşımak değildir. Bölümün kusurlu takdirinin yerine merkezi sistemin akademik bağlamı görmeyen takdiri geçer. Hangi adayın hangi araştırma grubuna, laboratuvara, kuramsal geleneğe ve danışmanlık ilişkisine uygun olduğunu merkezi sınav belirleyemez.

Üstelik mesele birkaç dar teknik alanla sınırlı değil. YÖK’ün “öncelikli alan” olarak tanımladığı 56 başlık arasında yapay zekâ ve biyoteknolojinin yanı sıra göç araştırmaları, bilim tarihi, bilişim hukuku, Ermeni Dili ve Kültürü, Süryani Dili ve Kültürü gibi alanlar da var. Merkezileştirilen şey sadece teknik insan kaynağının seçimi değil. Devlet, hangi bilginin öncelikli olduğuna karar vermekle kalmıyor, bu alanlara kimlerin gireceğini de kendinde topluyor.

Oysa üniversiteyi üniversite yapan şeyin temeli burada. Bir bölüm kendi araştırma gündemine uygun öğrenciyi, bir danışman kiminle çalışacağını akademik ölçütlerle seçebilmelidir. Bu yetkiyi zayıflattığınız anda üniversiteyi bilgi kurumu olmaktan çıkarır, merkezi insan kaynağı planlamasının uygulama birimine dönüştürürsünüz.

Üniversitelerde sorun olduğu için mi merkeziyetçilik artıyor, yoksa merkeziyetçilik arttığı için mi üniversiteler daha da zayıflıyor? Türkiye’nin yükseköğretim tecrübesi ikinci ihtimalin göz ardı edilmemesi gerektiğini gösteriyor. Akademik kaliteyi inşa etmenin yolu, üniversitelerin elinden karar alma yetkisini almak değil, o yetkiyi şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir hale getirmektir.

Devlet stratejik alanları destekleyebilir: burs verebilir, kadro açabilir, altyapı kurabilir. Destek ile tayin, teşvik ile seçme yetkisini devralmak aynı şey değildir. Üniversite kendi çırağını seçemiyorsa, geriye kampüsü olan ama iradesi olmayan bir kurum kalır.

Tags:

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir